EDEBİYAT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
EDEBİYAT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14.6.07

PETER STRAUB - YİTİK OĞLAN YİTİK KIZ - GECE ODASINDA!

Kitapları biraz ihmal ettim...Borbardımana tutmak istiyorum sizi biraz...Gotik korku romanlarının ustası Peter Straub'un ikilemesi ve bizi ikilemde bırakması ile karşı karşıyayız...Yeni kitaplar değil bunlar ancak çok eski de sayılmazlar...İşin ilginç yanı, serinin ilk kitabı olan "Yitik Oğlan, Yitik Kız"ın (lost boy lost girl) 2003, "Gece Odasında"nın (In the night room) ise 2004 yılında, arka arkaya "Bram Stoker Ödülü"ne layık görülmesi...Kitapların konularını internette veya kitapçılarda kitabın arkasına bakarak bulabilirsiniz...Kitaplar hakkında yorumlarımın içeriği genelde konusunu anlatarak olmuyor benim maalesef...Daha çok kurgu/örgü/dil üzerinde durmak istiyorum...O yüzden daha çok "hikayelere" değil, "hikayelerin nasıl işlendiği"yle ilgili yazacağım...Hikaye kısmı çok keyfidir bütün kitaplarda...
Her iki kitabı da aynı başlık altında değerlendirmemin sebebi, ikisinin de benim açımdan çok yeni ve son derece hoşuma giden birer kurguya sahip olması...Internetteki yorumlara bir göz attığınızda genelde dudak bükülen kitaplar olduğunu görebilirsiniz...Ancak benim için son yıllarda okuduğum nadir kitaplardan biriydi...Pardon ikisi...İki kitabın da baş kahramanı ünlü bir korku romanı yazarı(Tim Underhill)...İlk kitapta iliklerimize kadar hissettiğimiz karanlık hissi, ikinci kitapta kendini başka biçimlere sokarak ve Tim Underhill'in ilk hikayeyi romanlaştırıken, mutlu olmak adına büktüğü gerçeğin düzeltilmesi adıyla hayatına karışan kendi roman karakterleriyle daha da derin bir hal alıyor...
Çoğu zaman karşılaşma imkanı bulamayacağınız bir kurguyla yazılmış iki kitap da, zaman zaman ileri, zaman zaman geri ve zaman zaman da Tim Underhill'in günlüğüne uğrayarak hazmetmesi zor ama bir o kadar da keyifli bir tad bırakıyor insanda...
Şunu hemen belirtmek istiyorum ki, öyle aman aman altınıza zıçırtcak korku öğeleri ve hikaye parçaları yok romanlarda...Yazarın asıl başarısı, atmosfer yaratmadaki becerisinden kaynaklanıyor...Yani karanlık ve içinden gelecekler bu kadar güzel tasvir edilir, gizem baştan beri belli olsa da, bu kadar gizemli anlatılabilir... Yazar kasvet betimlemesine girdiğinde, gerçekten üzerinize bir kasvet düşüyor sanıyorsunuz...
Abartısız söylüyorum, yukarıdakilere ek olarak, yazarın dili en yüksek edebi düzeyde...Bu kurgu ve bu dille Peter Straub daha dünyevi romanlar yazsaydı kesin çoktan klasikleşmiş bir yazar olmuştu...Kitabın içindeki tasvirler, metaforlar, temalar o kadar iyi ki, yukarıda dediğim gibi, her satırını zevk alarak, sindirerek okumaya çalışıyorsunuz ve bu da kitapları normal okuyuş sürenizden 2 kat daha yavaş okumanıza sebep oluyor...Bütün ağır romanlarda olduğu gibi...
İlk kitabın sonunda bütün gizemi anlayıp olayı bitirdik sanıyoruz, ancak 2. kitap bizi tam 180 derece döndürerek, roman içinde roman, roman içinde hayat veya hayat içinde roman ikilemleriyle başbaşa bırakıyor...
Sözün kısası, hem gizemli hem de edebi örgüsü ağır basan kitap arıyorsanız bu ikisi tam size göre...Sindire sindire okuyun...
İlk kitapla ilgili bir dip not: İlk kitabın sonuna doğru, Tim Underhill bir web sitesine girmek zorunda kalıyor...Siz de onunla birlikte girin....

2.2.07

UZAK KADERLER İÇİN - EDİP CANSEVER

Yaa işte böyle, depresifim bu aralar, size en beğendiğim şair EDİP CANSEVER'den bir şiir...

Birgün, bir yağmurla garip garip
Çoluğu çocuğu terk edeceğim.
Bir sevgiyle doymayacak kalbim, anladım
Alıp başımı gideceğim.

Asır yirminci asırdır, amenna.
Bir yanımda sevgilerim, bir yanımda sancım
Neon lambaları büsbütün karartır gecemizi
Uzaklar daha uzaklaşır.
Bir define çıkarır gibi kayalardan, Ademden beri
Sımsıcak sevgilere muhtacım.

Bir gün alıp başımı gideceğim
Yıldızlar ışısın, yollar üşüsün, yollar...
Belimi bir ılık şal sarsın, mavi
Hüzünlü bir serencamın ardından, şarkısız
Rüyâlarım unutulmuş bir handa pes desin
Görmüş geçirmiş bir çift duygulu dudak karşısında.

Kendi kendine çekilmez oluyor ömrüm
Her insanın ayrı ayrı yaşayabilsem kaderinde.
Diyarı gurbette kanlı bir aşk,
Bahtsız bir çocukluk uzak köylerin birinde.
En uzak beyazlar,
En yakın ikindilerde, duygulu
Ve bir sahil meyhanesinde bir akşam
İçip içip ağlasam...

Nasıl kısa kesmeli bilmiyorum,
Herkesin derdinden pay isterken?
Uzak kaderlerin suları çağlar şimdi
Yıldızlar dökülür sonsuza içimizden.

Birgün, bir parkta otururken, biliyorum
Bir el yağmurla dokunacak omuzuma
Bir çift göz, bir davet, bir kalp
Çoluğu çocuğu terk edeceğim.

Yapraklar dökülecek, çiçekler solacak
Bir sonbahar, bir sabah ve bir yağmur olacak
Toprak ve insan kokularıyla
Uğultulu bir sarhoşluk içinde, yıllar için
Başımı alıp gideceğim.

25.11.06

Puslu Kıtalar Atlası

[ İhsan Oktay Anar Hocamızın bizi kendine hayran bıraktığı ilk romanı olan Puslu Kıtalar Atlası/İletişim Yayınevi/ romanının arka kapağından]
Yeniçeriler kapıyı zorlarken Uzun İhsan Efendi hala malum konuyu düşünüyor, fakat işin içinden bir türlü çıkamıyordu...
"Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öyleyse varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar: Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum: Öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum."
Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapadı. Az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi:
"Dünya bir düştür. Evet, dünya...Ah! Evet, dünya bir masaldır."

24.11.06

Dante Denklemi

[ Dante Denklemi - Jane Jensen, Koridor Yayıncılık, Çeviren: Selim Yeniçeri
adlı, beni bilimsel felsefesiyle büyüleyen kitaptan alıntı, kitabı kesinlikle alıp okumanızı tavsiye ediyorum, iyilik ve kötülüğün bilimsel ve felsefi temeli üzerine bir kitap: ]



MADDE 378881-A - KOBINSKI, YOSEF, AUSCHWITZ, 1943
...
Sadece iki olasılık var. Bir: Onlar gerçekten yılan; hem içte hem de dışta. İki: Aslında yılan değiller ama yılanlarla sarılı oldukları için yılan gibi davranarak hayatta kalmaya çalışıyorlar. Belki de başlangıçta aralarından sadece bir kaçı yılandı. Bütün bir ulus nasıl yılan olarak doğabilir ki? Ama annem, çok somurtkan birinin hayatının sonuna kadar öyle kalacağını söylerdi! Bu yılan olmayan yılanlar, başlangıçta acı ve pişmanlık duyuyorlar. Ama çok geçmeden, zaman içinde kendilerinin de yılana dönüştüğünü görüyorlar. Gettodayken bazı subayların gözlerinde acıma ifadesi görürdüm. Ama artık o gözlerde hiçbir şey yok!
Şunu bilmek önemli: İnsan kendi sefirotunu değiştirebilir. Ah, evet, tamamen değiştirebilir! Bu kendi içinde Hesed/Gebora'dır; büyük bir merhamet ve korkunç bir yargı. Büyük merhamet şu: Olduğun gibi kalmak zorunda değilsin. Korkunç yargı şu: Hak ettiğin şey olursun.
...

Bir çocuk anne rahmine düştüğünde, bir milyon sperm tek bir yumurta için yarış eder. Spermlerden biri yumurtaya girmeyi başardığında kapıları kapatan gizemli güç nedir? Bu aynı süreç, bir gezegende sadece tek bit türün egemen olmasını da sağlar. Evrim teorisini şu soruyla sorgulayan hahamlar duydum: Eğer maymunlar akrabalarımızsa, neden onlar da ruh denen bilinç kıvılcımını geliştiremediler? Nedeni şu: Evrim sürecinin başlarında, bir milyon farklı tür o kıvılcıma daha hızlı, daha hızlı ulaşmak için birbirleriyle rekabet eder. Ve türlerden biri o bilinç nimetine ulaştığında, diğerleri için kapılar sonsuza dek kapanır. Nasıl bakacağımızı bildiğimiz takdirde, evrenin sırlarını yumurta kabuklarında bulabiliriz.
Yosef Kobinski, İşkence Kitabı, 1943
...

23.11.06

Amat - İhsan Oktay Anar

Hayal dünyasını hayal bile edemeyeceğimiz İhsan Hocamızın son kitabı Amat'ın arka kapağından(iletişim Yayınevi):

kıyıda ise üç direkli, iki güverteli ve 58 toplu bir kalyon, o karanlıkta usturmaçalarını puta edip iskeleye palamar vermişti. yelkenlerin sarılıolduğu serenler hisa edilmiş ve tez zamanda yola çıkacağını ilân için mizana direğine mavi bayrak çekilmişti. esrarengiz adam, kalabalığı yarıp elinden tuttuğu isrâfil'le iskeleden gemiye doğru yürümeye başladı. kalyonun dikmesinin palangalarına asılan ve tıraka tutan gemicilere vardiyan, "yisa, sizi gidi sütü bozuk sünepeler! yisa beraber! varda ruhsuzlar! varda! bre aman! laşka! laşka!" diye feryat ediyor ve hurçların, sandıkların ve fıçıların ambarlara usûlünce istifine nezaret ediyordu. güneşin doğmasına 7 saat kala esrarengiz adam, sürme iskeleden kalyonun çukur güvertesine çıkmak istedi. fakat eline ne kadar asılırsa asılsın eşek isrâfil yerinden bir türlü kımıldamıyordu. o karanlıkta eline son bir kez daha asılıp "gel yâ mübarek!" diye nida eyledi. bunun üzerine çocuk her nedense inat etmekten vazgeçti. ne var ki, sürme iskelenin kayganlığından dolayı düşmemek içinmidir, isrâfil'in kuşağına 40-50 yaşlarında, iri yapılı, sırma işlemeli siyah kaput giymiş biri yapışmıştı. işte bu adam kuşağı bırakıp küpeşteye tutundu ve güverteye ayak bastı. bunun ilâhî düzenin bozulması demek olduğunu hiç kimse bilmeyecekti.